İlk lig maçım…

  Maç başlıyor; sporcuya yön veriyorsun, konuşuyorsun, motive ediyorsun. Sahanın kenarında, o çocuk için “motivasyon” dediğin şeysin. Tam o anda bir ses duydum:

“GİT EVİNDE ÖRGÜ ÖR.”

Örgü bilmem ama onu da öğrenirim. Bilmemek ayıp değil; öğrenmemek ayıp.
Ama mesele örgü değil.

Mesele, o cümlenin bana “senin yerin burası değil” demesi. “Senin işin bu değil; sen evde olmalısın” demesi. Kadın antrenör olmak bazen tam burada başlıyor: Daha düdük çalmadan, daha ilk maçında, diplomanı, lisansını, emeğini, gece çalışıp gündüz idman kovalamanı tek bir cümleyle yok saymaya çalışıyorlar.

Peki sorayım: Evde örgü ören kadın kim?
Sahada çalışan kadın kim?
Okuyan, meslek edinen, sporcu yetiştiren, çocukların hayatına dokunan kadın kim?

Bu soruların cevabı basit aslında: Kadınlar tek bir kalıba sığmıyor. Ama bazı zihinler hâlâ kadınları “olması gereken yere” itmeye çalışıyor. Çünkü onlar için kadın antrenör; teknik direktör değil, “yan rol”. O yüzden de en kolay saldırı, en eski yerden geliyor: küçümseme.

İşte etik tam bu noktada devreye girmeli. Etik; sadece kurallara uymak değil, insana saygıyı saha çizgisi gibi net tutabilmek. Rakibe saygı, sporcuya saygı, emeğe saygı…

Ve evet, kadın antrenöre saygı.

O gün şunu fark ettim:
Bazı insanların gözünde kazanımların, okudukların, sertifikaların, yılların… hepsi “sessizleşmen” için detay. Çünkü onların istediği şey senin iyi antrenör olman değil; senin görünmemen.

Ama ben sahadayım. Çünkü bu benim mesleğim.
Ben “geçerken uğrayan” değilim.
Benim alanım; taktik tahtası, antrenman planı, oyuncu psikolojisi, maç yönetimi.

Ve asıl normal olan ne biliyor musunuz?
Kadınların sahada olmasının “olağanüstü” değil, olağan sayılması.

Zihinlerin savaştığı bir alanda, hâlâ “örgü” diye bağıran bir ses varsa… O ses aslında sporu değil, kendini anlatıyordur: Korkusunu, alışkanlığını, değişime direncini.

Ben mi?
Ben örgü de öğrenirim.
Ama bugün sahada çocuklara umut örüyorum.
Emeği, disiplini, hakkaniyeti… ilmek ilmek.