Spor Bilim Uzmanı Buket Pelin Uzun
Bir çocuk düşünün…
Yüzmek istiyor, koşmak istiyor, topa dokunmak, takımın bir parçası olmak istiyor. Belki verilen komutu diğer çocuklardan biraz daha geç anlıyor. Belki yüksek sesten etkileniyor, göz teması kurmakta zorlanıyor veya hareketleri öğrenirken daha fazla tekrar yapılmasına ihtiyaç duyuyor.
Fakat daha antrenmana başlamadan önüne bir cümle konuluyor:
“Bu çocuk özel, diğer çocuklarla yapamaz.”
İşte insan hakları sorunu tam da bu cümleyle başlıyor.
Çünkü bir çocuğun tanısı, onun spor alanından uzaklaştırılmasının gerekçesi değildir. Asıl değerlendirilmesi gereken çocuğun neyi yapamadığı değil; doğru yöntem, uygun destek ve gerekli düzenlemeler sağlandığında neleri yapabileceğidir.
Kaynaştırma, çocuğu sisteme uydurmak değildir
Spor alanında kaynaştırma veya daha doğru ifadeyle kapsayıcı spor, özel gereksinimli çocuğun hiçbir destek sağlanmadan diğer çocuklarla aynı programa bırakılması değildir.
Kapsayıcılık; spor ortamının çocuğun ihtiyacına göre düzenlenmesidir.
Antrenörün yönergeleri daha kısa ve anlaşılır vermesi, hareketleri görsel olarak göstermesi, gerektiğinde daha fazla tekrar yapması, çocuğa alışma süresi tanıması, duyusal hassasiyetleri dikkate alması ve güvenlik tedbirlerini bireysel olarak planlaması kapsayıcı sporun parçalarıdır.
Bazı çocuklar için görsel kartlar, bazıları için birebir yönlendirme, bazıları için kısa dinlenme araları gerekebilir. Kullanılan malzemenin, mesafenin, sürenin veya hareketin zorluk derecesinin değiştirilmesi de mümkündür.
Bunlar çocuğa ayrıcalık tanımak değildir. Bunlar, çocuğun diğer çocuklarla eşit biçimde katılabilmesini sağlayan makul düzenlemelerdir.
Eşitlik, herkese aynı şeyi vermek değildir. Eşitlik, herkesin aynı hakka ulaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu desteği sağlamaktır.
Birleşmiş Milletler ne söylüyor?
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 30. maddesi, engelli bireylerin dinlenme, boş zaman, eğlence ve spor faaliyetlerine diğer bireylerle eşit koşullarda katılma hakkını açıkça kabul etmektedir.
Sözleşme yalnızca engellilere özgü spor faaliyetlerinin geliştirilmesini istemez. Engelli bireylerin mümkün olan en geniş ölçüde genel spor faaliyetlerine, her seviyede katılabilmelerinin desteklenmesini de öngörür. Engelli çocukların okul sistemi içindeki spor faaliyetleri dâhil olmak üzere oyun, eğlence ve spor etkinliklerine diğer çocuklarla eşit şekilde erişmesi gerektiğini belirtir.
Bu nedenle özel gereksinimli bir çocuğa yalnızca tanısından dolayı “Sen bu gruba katılamazsın” demek, basit bir antrenör tercihi olarak görülemez. Bu yaklaşım, çocuğun toplumsal yaşama eşit katılım hakkıyla doğrudan ilgilidir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 31. maddesi de her çocuğun yaşına uygun oyun, dinlenme ve eğlenme faaliyetlerine katılma hakkını tanımaktadır. Sözleşmenin ayrımcılık yasağı ve çocuğun üstün yararı ilkeleriyle birlikte değerlendirildiğinde spor, sadece başarılı veya engelsiz çocuklara sunulan bir imkân değildir.
UNESCO’nun Uluslararası Beden Eğitimi, Fiziksel Aktivite ve Spor Şartı ise beden eğitimi, fiziksel aktivite ve spor yapmayı herkes için temel bir hak olarak kabul eder. Şart; ayrımcılık yapılmadan kapsayıcı, uyarlanmış ve güvenli katılım imkânlarının oluşturulmasını savunur.
Yani uluslararası belgelerin verdiği mesaj açıktır:
Spor, bazı çocukların kabul edildiği, bazı çocukların ise kapıda bırakıldığı bir alan olamaz.
Türkiye’de de hukuki dayanak açıktır
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi kanun önünde eşitlik ilkesini düzenlerken, engelli bireyler için alınacak özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını belirtmektedir.
Anayasa’nın 59. maddesi ise devletin her yaştaki vatandaşın beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri almasını ve sporun kitlelere yayılmasını teşvik etmesini öngörmektedir.
5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun’da da doğrudan ve dolaylı ayrımcılık dâhil olmak üzere engelliliğe dayalı her türlü ayrımcılık yasaklanmıştır. Kanun, eşitliği sağlamak amacıyla engelli bireyler için gerekli ve uygun makul düzenlemelerin yapılmasını öngörmektedir.
Aynı Kanun, engelli bireylerin toplumdan tecrit edilmesini ve ayrı tutulmasını önlemeyi; toplumsal hayata tam ve etkin katılımlarını sağlamayı temel esas olarak kabul etmektedir. Spor tesisleri de erişilebilir olması gereken umuma açık yapılar arasında sayılmaktadır.
Dolayısıyla mesele sadece vicdan, merhamet veya iyi niyet meselesi değildir. Mesele aynı zamanda eşitlik, ayrımcılık yasağı, erişilebilirlik ve insan onuru meselesidir.
Güvenlik gerekçesi, otomatik dışlama gerekçesi olamaz
Elbette her spor faaliyetinde güvenlik önemlidir. Ancak güvenlik, çocuğun tanısına bakılarak verilen genel bir dışlama kararına dönüştürülmemelidir.
“Otizmli çocuk havuza giremez.”
“Dikkat eksikliği bulunan çocuk takım sporuna katılamaz.”
“Zihinsel yetersizliği olan çocuk diğer çocuklarla çalışamaz.”
Bu tür genel yargılar, çocuğu bireysel özellikleriyle değerlendirmek yerine tanısını bir engelleme aracına dönüştürür.
Doğru yaklaşım; çocuğun davranışını, fiziksel yeterliliğini, iletişim becerilerini ve destek ihtiyacını bireysel olarak değerlendirmektir. Gerçek bir risk bulunuyorsa öncelikle bu riskin eğitim, gözetim, yardımcı personel, uyarlanmış ekipman veya kademeli katılım yoluyla azaltılıp azaltılamayacağı araştırılmalıdır.
Gerekli düzenlemeleri hiç denemeden çocuğu dışarıda bırakmak güvenlik değildir.
Kapsayıcılıktan vazgeçmektir.
Antrenörün görevi yalnızca şampiyon yetiştirmek değildir
Bir antrenörün başarısı sadece madalya kazanan sporcularıyla ölçülmemelidir.
Antrenör; korkan bir çocuğun suya güvenle girmesini sağladığında, iletişim kurmakta zorlanan bir çocuğu takımın parçası hâline getirdiğinde, sürekli dışlanan bir çocuğa “Sen de buraya aitsin” duygusunu yaşattığında da büyük bir başarı elde etmiş olur.
Özel gereksinimli çocukların spora katılımı için antrenörlerin özel eğitim, çocuk gelişimi, davranış yönetimi, iletişim ve uyarlanmış fiziksel aktivite konularında desteklenmesi gerekir.
Fakat bir antrenörün özel eğitim alanında yeterli bilgiye sahip olmaması, çocuğun hakkının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu durum, kurumların eğitimli personel görevlendirmesi ve gerekli desteği sağlaması gerektiğini gösterir.
Çözüm çocuğu göndermek değil, sistemi güçlendirmektir.
Çocukların ihtiyacı acınmak değil, kabul edilmektir
Özel gereksinimli çocuklar spor alanlarında kendilerine acınmasını istemiyor.
Takım arkadaşlarıyla birlikte koşmak, yüzmek, oynamak, öğrenmek, hata yapmak ve yeniden denemek istiyorlar.
Onların ihtiyacı sürekli korunmak adına kenarda bekletilmek değil; güvenli, erişilebilir ve destekleyici bir ortamda hayatın içine katılmaktır.
Çünkü spor yalnızca kasları geliştirmez. Çocuğa aidiyet, öz güven, bağımsızlık, iletişim, disiplin ve toplumsal kabul kazandırır.
Bir çocuğun spor alanına kabul edilmesi, yalnızca o çocuğu değiştirmez. Takım arkadaşlarına farklılıklarla birlikte yaşamayı, empati kurmayı ve gerçek eşitliği öğretir.
Bu nedenle artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bu çocuk bizim programımıza uyabilir mi?” değil,
“Programımızı bu çocuğun da katılabileceği hâle nasıl getirebiliriz?”
Bir çocuğu tanısı nedeniyle saha dışında bırakmak kolaydır.
Asıl spor kültürü; o çocuğa uygun bir yol bulabilmek, yeteneğini görebilmek ve ona takımın bir parçası olduğunu hissettirebilmektir.
Unutulmamalıdır ki özel gereksinimli çocukların spor alanındaki varlığı bir iyilik, bir hoşgörü göstergesi veya kurumların tercihine bırakılmış bir ayrıcalık değildir.
Bu, çocuğun insan hakkıdır.